Erteleyiş’te sarkastik bir erkek kahraman var. O adam güzel bir genç kadına âşık. Çocukluk aşkı. Saklandığı evden onu gözetliyor, onu düşünüyor, kıskanıyor, özlüyor.

erteleyis kapak 223x300 Romantizmin Çizeri: Erteleyiş...ERTELEYİŞ 
Jean Pierre Gibrat
Çeviren: Binnur Mörel Büyükertan
Flaneur Yayınları
2012, 128 sayfa,32 TL.

Avrupa’nın önemli çizgi romancılarından biri daha, üstelik yakın tarihli bir albümüyle artık Türkçede. Gibrat, Türkiye’de iyi tanınan çizgi romancılardan biri değil ama onu hiç bilmiyor da değiliz. Doksanlı yılların ikinci yarısında yayımlanan ucuz erotik dergilerde epeyce ilüstrasyonu kullanıldı örneğin, hatta 1995 tarihli Pinocchia çalışması sansürlenerek (ve kimin çizdiği belirtilmeden) de olsa yayımlanmıştı. Hikâye, Collodi’nin ünlü kahramanını  bir kadın kuklaya dönüştürerek anlatmak gibi bir espriye dayanıyordu, pek de parlak bir buluş değildi. Gibrat’ın tarzına ve bütün çalışmalarına bakılırsa hemen fark edileceği gibi ucundan kıyısından erotizme meyleden sayfalara, mutlaka güzel kadınlara rastlamak mümkün.

Tam adıyla Jean Pierre Gibrat, 1954 Paris doğumlu, kadim Fransız çizgi roman dergisi Pilote (1959-89) çevresinden sayılıyor. Yaşı düşünülürse derginin son demlerinde üretim yapabilmiş; Saval, Berroyer veya Vidal gibi isimlerle ortak çalışmaları olmuş. Bizde de ilgi görüp yayımlanmasından tahmin edilebilir, Pinocchia ona Fransa dışında bir tanınırlık sağladı. Satışlarının düştüğü, sadık okurların yaşlandığı bir zaman aralığında, erotik çizgi romanlar, üretimin sürdürebildiği tek mecra gibi duruyordu. Gibrat’ın bugün iyi bilinen çizgileri, Cécile ve Jeanne karakterlerine ilişkin görseller en çok o yıllarda üretildiler. Aynı karamsarlık içinde Gibrat da pek çok çizer gibi çizgi roman dışı alanlara yönelerek sinemaya yoğunlaştı, senaryo yazdı, yapımcılık yaptı vs…

Gibrat’ın sanıyorum kendisini de mutlu eden, kişiliğini, çizgisi dışında hikâyeciliğini de anlatabildiğine inandığı çalışmaları 1997 tarihli, bizde Erteleyiş adıyla yayımlanan Le Sursis ile başladı. 1999 yılında çalışma tamamlandığında Gibrat’ın yeni bir evreye girdiği anlaşılıyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız taşrasındaki çekişmeleri, Türkiyeli okurun çok aşina olmadığı “iç savaş” evresini anlatıyordu. Milislerle direnişçiler arasındaki gerilim, Almanlar, din adamları, kasaba hiyerarşisi derken arka planda dokunaklı bir aşk hikâyesi resmediyordu. Bana her zaman ilgi çekici gelen bir yönü var Gibrat’ın, yaşanan olumsuzluğu koyulaştırmıyor. İnsanlar peşi sıra ölüyorlar ama o acıyı yaşatmıyor karakterlerine. İyimserlik ve şimdiyi yaşamak gibi bir tutunma çabası var hepsinin. Savaşın olağanüstü koşullarını, ölümün sıradanlaşmasını vurgulamak için bunu tercih ettiği sanılmasın.  Gibrat, renk seçimlerinden başlayarak yumuşak bir dünya kuruyor. Ne yaşanırsa yaşansın gülebiliyor karakterleri. Geriye dönmüyorlar. Huzursuz değiller, unutuyorlar.

Erteleyiş’te sarkastik bir erkek kahraman var. Konuşkan, hedonist, ahlaki tartışmalara girmeyen yılgın biri. Kaçıyor, gizleniyor…O adam güzel bir genç kadına âşık. Çocukluk aşkı. Saklandığı evden onu gözetliyor, onu düşünüyor, özlüyor, kıskanıyor, aklı çıkıyor. Gibrat, o saf, albenili, âşık olunan zarif genç kadını benzersiz ve tekmişcesine hikâyesine öyle bir istifliyor ki asıl mahareti öncelikle burada. Genç kadın, seyirlik, tipik bir arzu odağına dönüşüyor. Gözetleyen sevgilisi gibi okuru da ona doğru seyre yönlendiriyor. Bütün bunların yanına politik karmaşaya ilişkin teferrautlar katıyor. Bu teferruatların belgeselci yönünü gözardı ediyor değilim, örneğin Stalin karşıtlığına, Kiliseye yönelik memnuniyetsizliğe, İspanyol Cumhuriyetçilere değiniliyor, ulusal direnişçilerin karmaşık yapısı ve kaotik muğlaklılığı betimleniyor. Ama sanki hepsini o aşk hikâyesinin naifliğini anlatabilmek için kullanıyor. Öyle bir aşk ki, her şeyiyle habis ve şedit olan bir dünyanın içinde tertemiz kalabiliyor. Gibrat, Erteleyiş’in kahramanı Julien’e saklanması için ilk öğretmeninin evini seçmiş. Çocukluk anıları, saf kalabilen, sığınabilecek nostaljik bir uğrak. Hatta, tarihsel arkaplanı bütünüyle nostaljik bir unsur olarak harmanlıyor bile denebilir. 2008 yılında başladığı Matteo dizisi için de benzer şeyler söylenebilir. 1914 yılında savaşla başlayan hikâyesi, Ekim Devrimi’yle Petrograd’ta sürüyor; ilgi uyandırıcı bir enerjisi var, siyasi panorama asla vasatın altında değil ama gel gör ki hikâyeden  çok anarşist militan Matteo ile sevgilileri Juliette’i veya Léa’yı hatırlıyoruz.

Gibrat, İngilizcede yayımlandığında Manara’ya benzetilmişti. Ne üretirseniz üretin, piyasa her şeyi önceden bildiği kodlarla tarif eder, başka bir şey olabilir ve tutunabilirseniz, siz de başka bir ölçüt, kıyaslamak için bir başka nirengi noktası sayılabilirsiniz. Gibrat, Manara’ya hikâyecilik bakımından neredeyse hiç benzemiyor. Manara’nın cinsellik merkezli bir aurası vardır, hayatı cinsel arzunun yönettiğine inanır. Gibrat ise açık biçimde bir romantik, melodram anlatıyor bize. Erteleyiş’ten sonra hazırladığı yine iki albümlük Le Vol du corbeau (2002 ve 2005) bunun tipik bir örneği. Çizdiği güzel kadınlar sebebiyle erkek okurun ilgisini çekse de esasen bir soap opera anlatıcısı. Mektuplar, günlükler, romanlar, masa başında konuşarak, pencere önünde susarak ve hayaller kurularak geçiren zamanları sıkça resmediyor. Gibrat, cinsel ilişkiyi değil hemen sonrasını, iki aşığın mutlu diyaloglarını göstermeyi tercih ediyor. Erteleyiş’in Türkçe baskısı güzel olmuş, iki ayrı albüm birleştirilmiş, sonrasına Gibrat’ın ilüstrasyonları eklenmiş. Şunu eleştirebilirim:  gerekçesini bilmiyorum, orijinal ikinci albümün başında yer alan önsöz mahiyetindeki metne yer verilmemiş. Sanki diyorum, Gibrat, albüm veya dönem hakkında metinler olsaymış daha iyi olurmuş.